Bu site Harun Yahya'nın tüm eserlerini ve yeni çalışmaları ile ilgili haberleri size ulaştırmak için hazırlanmıştır. Sitemizde 7783 tanesi Türkçe, toplam 9181 adet eser bulunmaktadır. Tüm dökümanlar ücretsizdir. Bunların tamamını sitemizi kaynak göstermek şartıyla telif hakkı ödemeksizin yayınlayabilirsiniz.
Geçtiğimiz birkaç hafta boyunca tüm dünya İsrail yönetiminin savunmasız Filistin halkına karşı yürüttüğü insanlık dışı katliamı konuştu. Gazetelerde, televizyonlarda, siyasi çevrelerde yıllardır devam eden bu çatışmanın nedenleri tartışıldı ve herkes kendi değerlendirmeleri ışığında çözümler üretti. Özellikle de işgalci İsrail devletinin Filistin halkına karşı gerçek mermilerle, daha sonra da füzelerle, tankla ve ağır silahlarla saldırması Müslüman ülkeler başta olmak üzere tüm dünyada çok büyük bir tepkiyle karşılandı. Henüz çocuk yaştaki gençlerin, eli silah tutmamış çocukların İsrail askerleri tarafından büyük bir soğukkanlılıkla, adeta bir kurşun yağmuruna tutularak katledilmeleri tüm dünyada protestolarla karşılık buldu. Ancak yapılan tüm tartışmalar, yazılan yazılar, protestolar İsrail'in yıllardır devam eden terör geleneğini bir kez daha tespit etmekten öteye gidemedi. Çünkü İsrail'in Filistin'deki varlığı sözkonusu olduğunda yapılacak tek yorum: İsrail'in bölgeye sonradan ve türlü baskılarla gelmiş, Filistinlilere ait toprakları silah zoruyla işgal etmiş, savunmasız halka yarım yüzyıla yakın bir süredir çok şiddetli bir zulüm politikası uygulamış bir ülke olduğudur. Bu gerçeğin dışında yapılan tüm yorumlar bazı art niyetleri, önyargıları ve siyasi endişeleri içinde barındıracaktır. Çünkü ortada eşit şartlar altında mücadele veren, barış masasına oturan ve kozlarını ortaya koyan iki taraf yoktur. Bu taraflardan biri yıllardır şiddeti bir politika haline getiren işgalci İsrail hükümeti, diğeri ise İsrail'in zulmüne maruz kalan mazlum Filistin halkıdır. Şu an İsrail'e karşı oluşan toplumsal öfkenin altında da işte bu gerçek yatmaktadır.
Bugün Filistin'de taşla, sopayla mücadele etmeye çalışan çocuklar ve gençler işgal altında doğmuş, işgal altında büyümüş, işgal altında eğitilmiş gençlerdir. Hiçbiri barışı, huzuru, güvenliği tatmamıştır. Herbirinin ailesinden, arkadaşlarından, komşularından, akrabalarından İsrail silahlarına hedef olmuş çocuklar, kadınlar, yaşlılar bulunmaktadır. Bu gençler, yıllardır süregelen insanlık dışı bir savaşın, vahşi bir zulmün mağdurlarıdırlar. Ve bu gençlerin İsrail'in şiddetini, bölgedeki varlığını ve Filistin halkı üzerindeki zulmünü kabul etmeleri mümkün değildir. Bu Filistinliler için olduğu kadar tüm dünya müslümanları için de geçerlidir. Şu an konunun uzmanları tarafından Arap kamuoyu ve Filistin'in içinde bulunduğu durum hakkında yapılan tahliller de bizi hep aynı sonuca götürmektedir: İsrail'in -çok ciddi bir politika değişikliği yapmadığı, temel ideolojik saplantılarından vazgeçmediği ve işgal ettiği topraklardan vazgeçmediği sürece- Ortadoğu halkları tarafından kolay kolay kabul göremeyeceği ve meşruiyet kazanamayacağı…
Ortadoğu coğrafyasına gerek kültürel, gerek siyasi, gerekse tarihi açıdan yabancı olan İsrail'in suni bir şekilde bu cografyaya dahil olması pek mümkün değildir. Bu bölgedeki doğal gelişim, "bünye"ye dışarıdan girmiş olan unsurun "doku uyuşmazlığı" nedeniyle reddedilmesi ve dışarı atılmasıdır. Şu an İsrail'in yaptığı ise bu apaçık gerçeğe karşı çıkmaktan başka birşey değildir.
Siyonizme Karşı Çıkmak Kadar Adaleti Ayakta Tutmak da Önemli
Burada çok önemli bir noktanın altını çizmekte fayda vardır. İsrail'in işgalci politikası, diğer bir adıyla Siyonizm, Müslümanlar için de dünya barışı için de son derece tehlikeli, zararlı bir ideolojidir. Hiçbir sağduyulu insanın siyonizmi desteklemesi, teşvik etmesi ya da bu politika karşısında sessiz kalması mümkün değildir. Siyonist Yahudilikle fikri mücadele her Müslümanın olduğu gibi, -hangi dine ya da siyasi görüşe sahip olursa olsun- her insanın görevidir. Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da adaleti ayakta tutmak, önyargılı davranmamak son derece önemlidir. Müslüman, siyonist yahudilere karşı çıkarken, masum yahudilere karşı zulüm yapılmasını, adaletsizce davranılmasını engellemekle yükümlüdür.
Her türlü ırkçılık gibi anti-semitizm de (yahudi düşmanlığı) İslam ahlakının yasakladığı bir ideolojidir. Bir Müslüman din, ırk ve etnik köken ayrımı yapmaksızın, her türlü soykırım, işkence ve zulme karşıdır. Müslüman ne Yahudilere ne de bir başka millete karşı gerçekleştirilen en ufak bir haksız saldırıyı tasvip etmez, aksine tel'in eder. Kuran'da, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar, insanlara zulmedenler, haksız yere cana kıyanlar lanetlenir. Bu nedenle de siyonizme karşı duyulan haklı tepkinin, hiçbir zaman bir tür "yahudi düşmanlığı" haline gelmemesi gereklidir.
Ayrıca, Siyonist Yahudilere karşı yürütülen fikri mücadele bugün dünya üzerinde sadece Müslümanlar tarafından değil, Hıristiyanlar ve hatta bizzat Yahudi gruplar tarafından da desteklenmektedir. Anti-siyonist yahudiler, İsrail'in işgalci politikasını şiddetle eleştirmekte, yıllardır İsrail'i işgali durdurmaya davet etmekte ve bu amaçla protesto yürüyüşleri düzenlemektedirler. Bu gibi sağduyulu gruplar son olay sırasında da aynı tepkileri göstermişlerdir. Amerika'da yapılan protesto yürüyüşlerinde "İsrail demek tamamen Yahudi demek değildir, olanları kabul etmek çok zor, sizlerin yanındayız' şeklinde protestolar yapılıp, Filistinlilere destek verilmiştir.
Sorunların kökeninde İsrail'in Harem-i Şerif üzerindeki hedefleri yatıyor
Peki son birkaç haftadır yaşananların altında yatan gerçek neden nedir? Bu soruyu cevaplamadan önce tüm Filistin halkını bir anda ayağa kaldıran olayı tekrar hatırlamak gerekir. Bu olayların merkezinde yer alan kişi Ariel Şaron'dur. Ariel Şaron tüm Müslümanların çok yakından tanıdıkları şiddet yanlısı bir politikacıdır.
Tüm dünya onu Filistin halkına yönelik gerçekleştirdiği katliamlarla, provokatif eylemleriyle ve şiddet dolu sözleriyle tanıdı. Bu katliamların en büyüğü ise, bundan 20 yıl önce, Ariel Şaron'un Savunma Bakanlığı yaptığı dönemde, Lübnan'ın İsrail tarafından işgali sırasında Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında yaptığı vahşi katliamdı. Burada yaklaşık 3000 kişi hayatını kaybetmiş, savunmasız halka çok ağır işkenceler uygulanmış, büyük bir bölümü yakılmıştı. Cesetlerin büyük bir bölümünün kimliği tespit edilemeyecek haldeydi.
Bu katliam sırasında karşımıza çıkan ikinci isim ise o dönemde İsrail birliklerinin başında bulunan bugünkü Başbakan Ehud Barak'tır.
Müslüman dünyası ne bu katliamı ne de İsrail ordusunun yarım asırdan fazla bir süredir devam eden katliamlarını asla unutmadı. Bu nedenle de Ariel Şaron'un Mescid-i Aksa'ya yaptığı provokatif ziyaret başka bir politikacının yaptığı ziyaretten çok daha fazla önem taşıyordu. Çünkü Ariel Şaron ve partisi Likud'un programı işgal altındaki topraklardan çekilmemeyi, Yahudi yerleşim merkezlerini daha da geliştirmeyi, Kudüs konusunu tartışmaya dahi açmamayı, çok sert ve tavizsiz bir dış politika izlemeyi öngörür. Şaron şiddetten yanadır ve eline geçen her fırsatta şiddeti teşvik eder, şiddeti bizzat uygular.
Haftalardır şiddeti sürekli artan olaylar Ariel Şaron'un Müslümanlar için Kutsal sayılan Mescid-i Aksa'ya, 1200 kadar polisin çemberinde girmesiyle başladı. Şaron, normalde Yahudilerin girmesine izin verilmeyen bu kutsal mekanlara girerken, "Size barış mesajları getirdim!" diyerek dalga geçmiş, adeta Filistinlileri tahrik etmeye çalışmıştır. Bunun provokatif bir eylem olduğunu İsrailli yöneticiler ve İsrail halkı dahil olmak üzere tüm dünya kabul etmektedir. Şaron bu ziyaretiyle Filistin'de gergin olan ortamı daha da gerip, çatışmaları tekrar başlatmayı hedeflemiş ve bunu da başarmıştır. Çünkü ziyaretin yeri olduğu kadar zamanlaması da çok önemliydi. Bir gün önce Başbakan Ehud Barak Kudüs'ün ikiye bölünebileceğini, Filistinlilerle uzlaşmaya varmanın mümkün olduğunu açıklamıştı. İşte bu açıklama Filistinlilere yönelik tavizleri şiddetle eleştiren ve Kudüs konusunu tartışmaya dahi açmayı kabul etmeyen Şaron'un sebeb- ziyaretini de ortaya çıkarıyordu.
Yahudiler Mescid-i Aksa'yı Yıkmak İstiyorlar
İsraillilerin Mescid-i Aksa'ya ve Kudüs topraklarına verdikleri önemi anlayabilmek için öncelikle bu bölgenin Yahudiler açısından taşıdığı önem hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Bu konuyu önceki yazılarımızla ayrıntılı olarak vurgulamıştık, o nedenle burada çok kısa bir hatırlatma yapacağız.
Yahudilerin Kudüs'den çıkarılışları Yahudi tarihinin dönüm noktalarından birisidir. MS 70 yılında Yahudiler Roma orduları karşısında büyük bir yenilgiye uğramış ve o savaş sırasında Süleyman Tapınağı yıkılmıştır. Bu yenilgiden bugün geriye bir tek Ağlama Duvarı olarak bilinen, Tapınak'ın batı tarafındaki duvar kaldı. Yahudiler de bu tarihten itibaren dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Bu sürgün dönemi Yahudiler tarafından "diaspora" yani İsrail toprakları dışında yaşanan dönem oldu.
Bu ortamda, yahudiler arasında eskiden beri kutsal metinlerde yer alan bir konu gittikçe önem kazanmaya başladı. Bu, bir gün "Mesih"in geleceği ve Yahudilerin onun önderliğinde Filistin'e geri dönecekleri inancıydı. Yahudilerin inancına göre Siyasi Siyonizm'le başlayan süreç Mesih'in gelişi ile devam edecekti. Ancak bu hedefe varılabilmesi için Yahudilerce Mesih'in gelişinden önce yapılması gereken üç önemli görev vardı. Bu şartlardan birincisi Kutsal Topraklar'daki Yahudi nüfusunun arttırılması, Siyonist hareketin önderleri tarafından bu yüzyılın başından beri uygulanmaktadır. Devlet ise 1948'de kuruldu. İkinci şart, yani Kudüs'ün ele geçirilmesi, 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda yerine getirildi. 1980'de Kudüs "İsrail'in ebedi başkenti" ilan edildi. Dolayısıyla geriye bir tek Tapınak'ın yeniden inşa edilmesi kaldı. 19 yüzyıldır yıkık olan ve sadece tek duvarı ayakta kalan Tapınak…
Ancak Eski Tapınak'ın bulunduğu alan üzerinde bugün iki İslam mabedi durmaktadır: Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra. Tapınak'ın yapılabilmesi için bu iki mabedin de yıkılması gerekmektedir. Bunun önündeki en büyük engel ise Filistinliler başta olmak üzere, tüm dünya Müslümanlarıdır. Onlar, varoldukları sürece, İsraillilerin bu iki mescidi yıkmalarına izin vermemektedirler. İşte son birkaç hafta içinde yaşadığımız ve Kudüs sokaklarını kana bulayan çatışmaların anlamı da burada gizlidir. Yahudiler bu bölgeye o kadar önem verilmektedir ki, 1967 yılında bu mekan ele geçirildikten sonra 2000 yıldır Kudüs ile ilgili olarak tuttukları orucu tutmayı bırakmışlardır.
Ancak Kudüs Yahudiler için olduğu kadar Müslüman ve Hıristiyanlar için de çok büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü Mescid-i Aksa ve diğer önemli mekanlar Kudüs'te bulunmaktadır. Mekke ve Medine'den sonra Kudüs Müslümanlar için en kutsal mekandır. Kudüs'ü Hz. Ömer fethetmiştir ve tam 1200 sene İslam egemenliğinde, bunun 400 senesi de Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyeti altında kalmıştır. Burada Hz. Muhammed'in Mirac'a yükseldiği yer ve Kabe'den önceki kıblemiz olan Mescid-I Aksa; Yahudilerin kıblesi ve iki kez yıkıldığına inandıkları Kutsal Mabedlerinin bulunduğu mekan, Ağlama Duvarı; ve Hıristiyanlarca Hz. İsa'nın çarmıhta ilerlediğine inanılan sokaklar bulunmaktadır.
Bu nedenle de Kudüs üç dinin mensupları için de çok büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla İsraillilerin isteğinin gerçekleşmesi, yani üç din için de kutsal olan bu şehrin tamamen Yahudileştirilmesi mümkün değildir. İsrail hükümeti bu önemli gerçeği göz ardı etmektedir. Kudüs, Filistinliler için olduğu kadar tüm dünya Müslümanları için de, Hıristiyanlar için de kutsal bir mekandır. Müslümanların Kudüs'e çok güçlü bir manevi bağlılığı vardır. Bu nedenle de bu bölge ile yapılan her türlü plan ve düzen tüm Müslümanları doğrudan ilgilendirir. İşte bu nedenlerden ötürü tüm görüşmeler Kudüs konusu üzerinde kilitlenmektedir ve tüm görüşmeler Kudüs çevresinde dolaşmaktadır.
İsrail Devletinin kurulduğu 1948 yılından günümüze kadar Kudüs konusunda birçok farklı çözüm ortaya sunuldu. Kudüs'ün hiç kimseye ait olmayan bölge ilan edilmesi, İsrail-Ürdün ortak egemenliği altında olması, tüm dinlerin temsilcilerinden oluşan bir meclis tarafından yönetilmesi, yüzey hakkının Filistin'de ancak yer altı ve gökyüzü haklarının İsrail'de olması ve daha bunun gibi pekçok teklif sürekli dile getirildi. Ancak İsrail bu şiddet politikalarından vazgeçmediği, işgal ettiği bölgelerden çekilmediği ve uzlaşmaya yanaşmadığı sürece ne Kudüs anlaşmazlığının ne de diğer sorunların çözülmesi mümkün değildir.
İsrail'in Terör Geleneği Devam Ediyor
İsrail hükümeti, Ariel Şaron'un Mescid-i Aksa'yı ziyaretiyle başlayan olayların ilk gününden itibaren şiddet yanlısı bir politika izliyor ve uzlaşmaya yanaşmıyor. İsrail silahlarından çıkan kurşunlarla bir hafta içinde ölenlerin sayısı yüzü aştı. Yaralı sayısı ise 3500 civarında. Bunların çoğu ise çocuk ya da 15 yaşlarında gençler… Bu katliamları gerçekleştiren İsrail yönetimi ise adeta Filistinlilerle alay edercesine "Filistin hükümetini çatışmaları sona erdirmeye davet ediyor"… Sanki masum çocuklara kurşun yağdıran, füzelerle, ağır silahlarla, tanklarla savunmasız insanlara saldıran kendileri değilmiş gibi, Filistin halkının şiddete son vermesini, şiddeti uygulayanların cezalandırılmasını istiyor. Barak Filistin halkı üzerine helikopterlerle yaptığı bombalama sonrası yaptığı açıklamada ise "Filistinlilere karşı her türlü aracı kullanmak meşrudur. Kaç Filistinlinin öldüğü beni ilgilendirmez" diyor. Kendi uyguladıkları şiddete ise makul sebepler bulmaya çalışıyor.
Ancak İsrail'in yaptığı bu katliamları hiçbir siyasi, tarihi ya da başka bir gerekçe açıklayamaz. Masum ve silahsız insanların vahşi yönlerle katledilmesinin hiçbir mantıklı gerekçesi olamaz. İşte İsrail tarafının bu gibi sözleri, uzlaşmadan uzak tavırları ve şiddet yanlısı politikacılara destek verilmesi terör geleneğinin hala devam ettiğini gözler önüne seriyor.
Yahudilerin yakın tarihi, Filistinlilere yönelik şiddet olaylarıyla, katliamlarla doludur. Kral Davud Otelinin havaya uçurulması, masum köylülerin işkence yapılarak öldürüldükleri 1948 yılındaki Deir Yasin katliamı, 1958 yılında Kibya köyünde yapılan insanlık dışı katliam, Ariel Şaron'un önderliğinde Sabra ve Şatilla mülteci kampında gerçekleştirilen ve 3000'e yakın kişinin ölümüyle sonuçlanan katliam, 1990 yılında Mescid-I Aksa'da 11 Filistinin ölümü ve 800'e yakın kişinin yaralanmasıya sonuçlanan saldırı, 1994 yılında Hz. İbrahim camisinde sabah namazı esnasında gerçekleştirilen katliam, Kana mülteci kampında gerçekleştirilen katliam, 1999 yılında 4000 askerlik bir kuşatmayla gerçekleştirilen tünel katliamı ilk anda akıllara gelen vahşi katliamlar...
Yukarıda saydığımız bu katliamlar ilk anda akla gelenlerdir ve bu katliamlarda savunmasız halk hedef seçilmiş, sadece silahla vurmakla yetinilmemiş, insanlara vahşi işkenceler uygulanmıştır. 1967'den bu yana iki milyondan fazla Filistinli'yi işgal altında yaşamaya zorlayan Yahudi Devleti, Filistinlilerin muhalefetini kırmak ve onları göçe ikna etmek için sistemli bir işkence politikası uygulamıştır. Bugün de tarih boyunca yaşananlar tekerrür etmektedir. İsrail devleti baskı yoluyla Filistin halkının gücünü kırmaya çalışmakta, tüm uzlaşma yollarının önünü tıkamaya çalışmaktadır. Ortadoğu'da barışın ve huzurun hakim olması önündeki en büyük engel, şiddeti bir politika olarak benimseyen, fanatik yahudiler ve onların Müslümanlara olan bakış açısıdır.
Barış Görüşmelerinden Ne Bekleyebiliriz?
Bu yazı kaleme alındığı sırada Filistin ve İsrail tarafları Mısır'da barışkes görüşmelerine başlamışlar ve ilk günün bitiminde hiçbir sonuç alınamamıştı. Aslında ne Filistin halkı ne İsrail halkı ne de dünya kamuoyu bu görüşmelerden bir sonuç çıkacağına inanmıyor. Hatta siyasi yorumcuların büyük bir bölümü olayların daha da şiddetlenerek artacağı ve İsrail tarafının Filistinlilerin haklı taleplerine cevap vermediği sürece bir barışın mümkün olmadığını ifade ediyorlar. Örneğin İsrail'de görüşmelerin ilk gününde çıkan Yedihot Ahronot Gazetesi zirveyi "Zirveye ABD Başkanı Bill Clinton'ın düş kırıklığıyla, Filistin lideri Yaser Arafat'ın zorla, İsrail Başbakanı Ehud Barak'ın koalisyon kurmaya çalıştığı Likud Partisi lideri Ariel Şaron'un gölgesiyle katılacaklar" şeklinde yorumluyor.
Bu yorum şu anki durumu da ifade etmektedir. Ariel Şaron gibi şiddet yanlısı, radikal Yahudiler bu barışın önünde her zaman bir engel oluşturacaklardır. Ancak Ariel Şaron gibi kişiler İsrail devletinin çok büyük bir çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. İsrail'de iktidar, muhalefet, sivil halk Filistin sözkonusu olduğunda radikal ve şiddet yanlısı bir eğilime sahiptir. Bu kişilerin tek amacı İsrail ve Filistinliler arasındaki olasi bir barışı engellemek, bölgede şiddeti ve çatışmayı ayakta tutmaktır. Aksi durumda asırlardan bu yana süregelen Hz. Süleyman Mabedi hayallerine kavuşmaları mümkün değildir. Zaten İsrail devletinin bu eğilimi gözönünde bulundurulduğunda da barışcı bir tutum içerisinde olmalarını beklemek aslında pek de gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır.
Ancak bizlerin dileği Ortadoğu'da İsrail'in şiddet politikası ve saldırgan tutumu nedeniyle yarım asırdır akan kanın durması, tüm işgal edilen bölgelerin (Doğu Kudüs) dahil sahiplerine geri verilmesi ve bölgedeki farklı din ve milletlerin barış ve huzur içinde yaşamasıdır. Çünkü tarih bize yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların birarada barış içinde yaşayabileceklerini göstermiştir. Hepsi tek Allah'a ve O'nun gönderdiği kitaplara inanan Ehl-i Kitap, Devlet-i Ali Osmaniye hakimiyetinde asırlar boyunca huzur içinde yaşamışlardır. Aynı barış ve hoşgörü dolu ortamın tekrar sağlanmaması için hiçbir neden yoktur.
Bu eser 1.152 kez incelendi.
Lütfen bulamadığınız, bozuk veya hatalı link verilmiş dosyalar için mail gönderin. Çalıştıramadığınız dosyalar için yardım sayfamıza bakabilirsiniz
Yorum Ekle
Yorum ekleyebilmek için kullanıcı girişi yapmalısınız. Üye değilseniz buraya tıklayınız.
Tavsiyelerimiz
Bu Makale ile ilgili yazarın aşağıdaki eserlerini de inceleyebilirsiniz;