 |
Avrupa'nın ilk kapitalist kurumlarını icat eden Tapınak Şövalyeleri, servetlerini çoğaltmak adına başta tefecilik, yağma ve rüşvet olmak üzere her türlü yolu kullanmışlardır. Zamanla bir ağ gibi bütün Avrupa ve Akdeniz'e yayılan ve günümüzde de faaliyetlerini sürdüren bu gizli örgüt, sahip oldukları maddi güçle dini değerleri tamamen ortadan kaldırarak bir dünya egemenliği kurmak istese de Hz. Mehdi ve Hz. İsa'nın gelişi ile birlikte hakim olacak İslam ahlakı karşısında yok olup gidecektir...
Tapınak Şövalyeleri ya da diğer adıyla Tapınakçılar, kökeni Ortaçağ'a dek uzanan ve değişik yapılanmalarla varlığını günümüze kadar devam ettirip faaliyetlerini sürdüren gizli bir örgüttür. İlk kez I. Haçlı Seferi'nden sonra ortaya çıkmış, kısa sürede geniş bir siyasi nüfuza sahip olmuşlar ve Ortaçağ'ın en büyük maddi güçlerinden biri haline gelmişlerdir. Başlangıçta kendilerini sözde dine hizmet eden insanlar gibi göstermişler, özellikle ilk dönemlerde Papalık makamından elde ettikleri imtiyazları kullanarak faaliyetlerini uzun bir süre rahatlıkla devam ettirmişlerdir.
Tapınakçıların Tarihteki İlk Yenilgisi
Daha sonraları ise, Tapınakçıların gizli ritüellerinde yaşadıkları sapkınlıkların yavaş yavaş deşifre olmasıyla din karşıtı, şeytani amaçlar güden karanlık bir örgüt olduğu anlaşılmıştır. Hıristiyan aleminde nefret ve korku uyandıran bu karanlık örgüte karşı tepkiler yükselmiş, bunun üzerine Papalık bu konuda köklü tedbirler almaya karar vermiştir. 1305 yılında Papa olan V. Clement, Fransa Kralı IV. Phillippe'nin de desteğini alarak Tapınakçıları ortadan kaldırmak amacıyla harekete geçmiş ve örgüt üyeleri yakalanıp tutuklanmaya başlanmıştır. Tapınakçıların 1307 yılında başlayan mahkemelerine ait tutanaklar ve dönemin tarihi belgeleri, örgütün karanlık çehresini şüphe götürmeyecek bir şekilde gözler önüne sermiştir.
Fransa'da Tapınakçılar aleyhine açılan davaların mahkumiyetle sonuçlanması, Tapınakçılar için hiç umulmadık bir mağlubiyet olmuştur. Ne var ki bu olay, Tapınakçıları ortadan kaldırmamış, farklı bir yapılanmaya giderek daha gizli bir örgüt olmaya yöneltmiş, günümüze kadar gelen Tapınakçı-mason gizliliğinin de temellerini atmıştır. Kendilerini mahkum eden Kilise'nin temsil ettiği her türlü inanç ve değere karşı da büyük bir nefret ve intikam duygusu yine bu süreçte gelişmiştir. Bu nefret ve intikam duygusu, nihai hedefleri olan dine ait bütün değerlerin ortadan kaldırıldığı bir dünya hakimiyeti kurma yolundaki mücadelelerini daha da hızlandırmalarına sebep olmuştur.
Tapınakçıların bu amaçlarına ulaşmak için kullandıkları en etkili silah, örgütün elinde bulunan maddi güçtür.
Tarihin ilk bankerleri olarak anılan Tapınak Şövalyeleri, bu büyük maddi gücü nasıl elde etmişlerdir? Servetlerinin boyutu nedir? Sermayeyi ele geçirme yöntemleri nelerdir? Elde ettikleri karanlık servet günümüzde kimlerin elindedir ve nasıl kullanılmaktadır?
Kilisenin Desteğiyle Güçlenen Örgüt
Haçlı Savaşları döneminde Avrupa, özellikle de Kilise'nin hakim olduğu topraklar, büyük bir yokluk ve sefalet içindeydi. Doğu'dan gelen tüccarlar ise, Müslümanların sahip oldukları büyük zenginliklerden, adı duyulmamış yiyeceklerden, çok değerli kumaşlardan ve hazinelerden bahsediyorlardı. Haçlı Seferleri'nin başlamasında en büyük etken de Doğu'nun bu zenginliğiydi.
Tapınakçı tarikatını kuranlar da, Kutsal Toprakları kurtarma ve koruma bahanesiyle Filistin bölgesine gelip yerleşen, ancak gerçekte amaçları maddi menfaat elde etmek olan Haçlı Şövalyeleriydi. Kilise, tarikatı tanıyarak Tapınakçılara destek verdi. Kilise'nin desteği bununla sınırlı kalmadı. Truva Konsülü'nden itibaren Kilise'nin ve soyluların tarikata sağladıkları imtiyazlar, şövalyelere sınırsız imkanlar sunmuştu. Dokunulmazlık zırhı bunların başında geliyordu. Şövalyeler doğrudan Papa'ya bağlıydılar ve başka hiçbir otoriteye hesap vermek zorunda değillerdi. Kral da dahil hiçbir yönetici onları tutuklayamıyor, sorgulayamıyor veya kendi hizmetinde kullanamıyordu.
Tapınakçılar, kendi adlarına kilise kurmak, dini tören düzenlemek, rahip atamak gibi dinsel ayrıcalıkların yanı sıra; kendi mahkemelerini kurmak, vergi toplamak, bağış ve yardım almak hakkına da sahiplerdi. Tapınakçılara ait mülkler Kilise'nin onda birlik vergisinden muaf tutulduğu gibi, tarikat üyeleri de her türlü ödenekten muaf tutulmuşlardı.
İmtiyaz tanımada yerel yöneticilerin, kralların ve soyluların bonkörlükleri Kilise'ninkinden geride kalmamıştı: Tapınakçılara, bazen bir çiftlik, bazen bir saray, bazen de bütün bir kasabayı veya bölgeyi hibe etmiş, çeşitli gelir kalemleri ve hediyelerle ödüllendirip her türlü kolaylığı göstermişlerdi.
Çıkar ilişkileri sonucunda kazanılmış bu ayrıcalıklar, tarikatın kontrolsüz bir güç haline gelmesine yol açtı. Kurulduktan kısa bir süre sonra niteliği ve görünüşü tamamen değişen örgüt, Kutsal Toprakları koruma ve Hıristiyanlığı yayma iddiasını bir tarafa bırakarak, kendi sapkın inanışının doğrultusunda kuracağı dünya hakimiyetinin peşinde koşmaya başladı.
Tapınakçıların Karanlık Sermayeleri
Truva Konsülü'nden sonra, Tapınakçılar büyük bir hızla güçlerini ve sayılarını artırıp dönemin en güçlü ve en korkulan şövalye tarikatı haline gelmişlerdi.
Büyük bağışlar toplamış, özel vergi gelirleri elde etmiş, inşaat, tarım, hayvancılık, nakliye, denizcilik gibi sektörlerde önemli yatırımlar yapmışlardı. Fakat bunlar asıl gelir kaynakları olmayıp, daha çok göstermelik faaliyetlerdi; çünkü tarikatın asıl gelir kaynağı kara paraydı. Zorba kralların veya kötü yola sapmış Kilise görevlilerinin bireysel olarak gerçekleştirdikleri kanun dışı faaliyetler, Tapınakçılar tarafından sistemli bir kara para kaynağı haline getirildi.
Tapınakçıların karanlık sermayelerini oluştururken kullandıkları yöntemler, organize suç örgütlerinin günümüzde kullandıkları yöntemlerden farklı değildi. Kaldı ki, bugün mafya sistemi olarak bilinen örgütlü suç yöntemlerini tarihte ilk defa icat edenler de yine Tapınakçılardı. Fakirlik yemini etmiş, sözde misyoner hayatı yaşayan bir tarikatın, kısa sürede krallarla yarışacak bir servete ulaşmasının asıl nedeni, kullandıkları bu mafya yöntemleriydi. Tapınakçıların mafya yöntemlerini kullanarak gerçekleştirdikleri faaliyetler şunlardı:
- Tefecilik
- Savaş adı altında soygun, yağma, gasp
- Rüşvet
- Spekülasyon
- Politik oyunlar
- Keyfi vergiler
- Haksız imtiyazlar
- Köle ticareti
- Sömürgecilik faaliyetleri
- Uyuşturucu (haşhaş) trafiği
Görüldüğü gibi Tapınakçılar dünyevi güç ve çıkar elde etmek için kötülüğün her çeşidini organize edip yaygın bir şekilde uyguluyorlardı. Allah'ın Kuran'da azapla tehdit ettiği bu faaliyeti temel görev edinmişlerdi. Allah kötülüğü örgütleyip düzenleyenler hakkında Kuran'da şöyle buyurmaktadır:
Artık 'kötülüğü örgütleyip düzenleyenler', Allah'ın, kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler? Ya da onlar, dönüp-dolaşmaktalarken, onları yakalayıvermesinden (mi emindirler?) Ki onlar (bu konuda Allah'ı) aciz bırakacak değildirler. Veya onları bir korku üzerinde yakalayıvermesinden (mi emindirler)? Öyleyse Rabbin, gerçekten şefkatli ve merhamet sahibidir. (Nahl Suresi, 45-47)
Tefecilikle Elde Edilen Bir Servet
Tapınakçıların servet edinmek için kullandıkları yöntemlerin başında tefecilik gelmektedir. Tefecilik Hıristiyanlıkta yasaklandığı için Yahudilerin tekelindeydi. Cezalardan muaf Yahudi bankerler para ticareti yaparak büyük kazançlar sağlıyor, krallara ve soylulara verdikleri borçlar sayesinde çeşitli imtiyazlar elde ediyorlardı. Tapınakçılar, hiçbir Hıristiyanın giremediği bu alana el atarak kısa sürede Yahudi bankerlerinin yerini aldılar.
Tapınakçılar, tefecilikle elde ettikleri yaklaşık yüzde onluk faiz gelirine kira, masraf gibi isimler takıyor, yasak olmasına rağmen bu faaliyete devam ediyorlardı. Bütün önemli merkezleri kapsayan bir ağ oluşturmuşlardı. Başta Kutsal Topraklar ve bu merkezler arasında olmak üzere, bilinen bütün önemli noktalar arasında güvenli para transferi gerçekleştirebiliyorlardı. Özellikle kraliyet makamlarında, ticaret merkezlerinde ve hac yollarında kurulan ve bir banka şubesi gibi çalışan Tapınakçı malikanelerinde yüksek miktarda para depolanmıştı. Para transferi yapmak isteyen kişi, belirli bir noktada parasını bu malikaneye yatırıp karşılığında senet alıyor ve gittiği noktadaki malikanede senedi verip belirli bir faiz ödeyerek parasını tahsil ediyordu. Tapınakçı banka şubelerine yatırılan paralar sözde hayır işleri yapan örgüt tarafından, fakir halk da dahil olmak üzere ihtiyaç sahiplerine borç olarak veriliyor, karşılığında faiz geliri elde ediliyordu. Bu gelir, hiçbir otorite tarafından denetlenemeden, meçhul amaçlarda kullanılmak üzere şövalyelerin kasasına akıyordu. Hiç kimse hesap soramadığı için, tarikat, tefeciliği misyoner teşkilatı içinde kurumsal bir hale getirmişti. Sonraki dönemlerde iyice su yüzüne çıkan tefecilik faaliyetleri, mahkumiyetlerinin sebeplerinden biri olmuştu.
I. Haçlı Seferi sırasında Fransa'nın toplam yıllık geliri 250 bin frank civarındaydı. (The New Knighthood, Malcolm Barber, Cambridge Uni. Press 1994, s.232) Yapılan tahminlere göre, tarikatın sadece Avrupa'da -9000 ayrı noktadaki büyük gayrimenkul varlığı bir yana- o dönemdeki yıllık nakit geliri ise yaklaşık 30 milyon franktır. (The Knights Templars and the Complete History of Masonic Knighthood, C.G. Addison, Robert Macoy, 1874, s. 488.) Bu geliri günümüz rakamlarıyla kıyasladığımızda, Tapınakçıların ne kadar büyük bir servete hükmettikleri, krallarla yarışacak düzeyde varlığa sahip oldukları daha iyi anlaşılmaktadır. O kadar ki, 1191'de Kıbrıs'ı Kral Richard'dan 25 bin marka satın almış ve bir yıl sonra Lusignanlı Guy'a satana kadar ağır vergiler koyarak adadan büyük gelir sağlamışlardı.
Örgütün Servetinin Diğer Kaynakları
Şövalyelerin kirli parasının bir kısmı da yağmacılıktan geliyordu. Kutsal Topraklarda ya da şatolarının bulunduğu sınır noktalarında ganimet avına çıkan Tapınakçılar, savunmasız kervanlara ve sivil yerleşim birimlerine saldırmalarına rağmen, bunu sözde düşman askerleriyle yapılan bir savaşmış gibi gösteriyorlardı. Oysa asıl yaptıkları gasp, toplu cinayetler, yağma, adam kaçırma gibi eşkıya eylemleriydi. Bu eylemlerin en dikkat çekici örneklerinden biri, tarikatın sapkın Haşhaşiler'le yaptığı işbirliğiydi. İki örgüt, yılda 2000 bezant karşılığında anlaşmaya varmıştı. Bu karanlık ilişki sonraki dönemlerde daha ileriye götürülmüş; Haşhaşiler, aldıkları paralar karşılığında, Tapınakçıların rakibi olan krallara suikast bile düzenlemişlerdi. Şövalyeler, hayranlık duydukları bu sapkın tarikatın yöntemlerini kısa sürede benimsemişlerdi. (The New Knighthood, Malcolm Barber, Cambridge Uni. Press 1994, s. 103)
Tapınakçılar, belirli bir sermayeye ulaştıktan sonra işlerini halletmek için rüşvet yöntemini daha yaygın olarak kullanmaya başladılar. Tapınakçılar için rüşvet vererek veya alarak her türlü işi halletmek mümkündü. Bir bölgeye yerleşmek isteyen tarikat, o bölgenin yöneticisine yardım adı altında büyük miktarlarda rüşvet veriyor, böylece hem bölgeyi hem de gerekli ayrıcalıkları elde ediyordu.
Tapınakçılar, İngiltere Kralı I. Richard öldükten sonra yerine geçen kardeşi John'a da at ve 1000 pound rüşvet vererek haklarını ve imtiyazlarını garanti altına almışlardı. Avrupa'nın fakir soylularını, ucuz hediyeler ve az miktardaki paralarla satın almak, tarikatı daha da cesaretlendirmiş, rahat hareket etmelerini sağlamıştı.
Tapınakçılar rüşvet verdikleri gibi, rüşvet almayı da bir gelir yolu olarak benimsemişlerdi. Bunu yaparken, daha çok Kilise'den kazandıkları imtiyazları kullanmışlardı. Savaşa gitmek istemeyen asiller, şövalyelere yüklü bir bağışta bulunuyor, böylece kendi adlarına onların savaşmasını sağlıyorlardı. Aforoz edilmiş asiller de tarikata belirli rüşvetler karşılığında katılarak bu yaptırımdan, yani aforoz cezasından kurtulabiliyorlardı. Aranan suçlular kendilerini şövalyelere teslim ediyor, böylece dokunulmazlık kazanıyorlardı.
Tapınakçıların kendilerine verilen imtiyazları bu şekilde istismar etmeleri, bir dönem Papa'nın da öfkesine sebep olmuştu. 1207 yılında III. Innocent, şövalyeleri kendini beğenmişlik ve imtiyazları istismar etmekle suçlamıştı. Cebinde biraz parası olan herkesin tarikata girebildiğinden, "uzun bir ip gibi, günaha günah ekleyenlerin", aforoz edilenlerin, Kilise'ye bile alınmayacak kişilerin kutsal mezarlara gömüldüklerinden şikayet eden Papa, gerekenin yapılmasını istemişti. (The Trial of the Templars, Malcom Barber, Cambridge Uni. Press 1978, s. 13)
Tapınakçı Geleneği: Spekülasyon, Köle Ticareti ve Kaçakçılık
Tapınakçılar inşaat, emlak, nakliye gibi işlerden sonra, bu işlerden kazandıkları mallar ve menkuller üzerinden spekülasyon yapmaya da başladılar. Emlak ve arsa spekülasyonu sayesinde hem kendi topraklarının değerini hem de topladıkları vergi ve kiraları artırıyorlardı. Ayrıca, stokladıkları değerli madenler ve ticaretini yaptıkları mallar üzerinde de spekülasyona giriyorlardı. Sözgelimi, İngiltere'de, sahip oldukları büyük mal varlığının ve toprakların değerini kısa sürede yaklaşık %50 oranında artırmış, ticari imtiyazlar sayesinde de İngiliz yününü bütün Avrupa kıtasına ihraç ederek büyük paralar kazanmışlardı.
Tapınakçılar, adı geçen kirli yöntemlere ek olarak, köle ticareti ve kaçakçılıkta da organize olmuşlardı. Köle ticaretinde yaptıkları büyük sahtekarlıklar tamamen ortaya çıkınca Papa onları uyarmak zorunda kalmıştı. Bilindiği gibi, o dönemlerde köle ticareti kanun dışı bir iş değildi; ancak bir Hıristiyanın, Hıristiyan bir köleye sahip olması yasaklanmıştı. Tapınakçılar, bu yüzden, köyleri basarak masum Müslüman halkı kaçırıyor ve köle haline getirip Avrupa'ya satıyor ya da acımasızca kendi işlerinde kullanıyorlardı. Yalnız Müslüman kölelerle yetinmeyen şövalyeler, Ortodoks Hıristiyan olan Yunan, Bulgar, Rus ve Romenleri de Müslüman diyerek köle ticaretinde kullanıyorlardı. Papa IX. Gregory, 1237 yılında bu istismar konusunda Suriye Piskoposu ve Tapınakçıların üstadına şikayette bulunduysa da, Tapınakçılar, önemli bir gelir kapısı olarak başta Afrika halkı olmak üzere, köle ticaretini sürdürdüler.
Tapınakçılar, bu tür mafya yöntemlerinin yanı sıra siyaset alanında da kirli oyunlara girmekten geri kalmadılar. Yerli halka zorba yöntemlerle büyük sıkıntılar yaşatarak, sözde dindar bir tarikat görünümünden çıkıp, nefret edilen, karanlık yöntemlere sahip, çok zengin bir örgüte dönüştüler. Kısa bir süre sonra deşifre olan sapkın inanç ve yaşantıları da bu imajı tamamladı ve sonunda Hıristiyanlığın utanç kaynağı haline geldiler.
Avrupa'yı Kuşatan Tapınakçı Ticaret Şebekesi
Tapınak Şövalyeleri, Hıristiyanlığa düşman bir tarikat olarak, dünya hakimiyeti ideallerini gerçekleştirmek için her türlü yönteme başvurdular. İstedikleri güvencelere kavuşur kavuşmaz, göz boyama maksatlı misyonerlik yeminlerini ve sözde dindarlıklarını bir yana bırakıp geniş çaplı bir hakimiyetin finansmanını toplamaya başladılar. Tapınakçıların kurdukları ağ, eşine ancak günümüzün uluslararası mafya kartellerinde rastlanabilecek organize faaliyetler neticesinde, bütün Avrupa'yı, deniz ticaretinin kalbi olan Akdeniz gemi yollarını ve limanlarını sarmıştı. Ayrıca, tarikat mensupları, İngiltere, İrlanda gibi kuzey ülkelerinin deniz ve kara ticaretinden de büyük bir pay alıyorlardı.
Tapınakçılar, kanunsuz yollardan kazandıkları geliri çeşitli yatırımlar için harcıyorlardı. Toprak satın alımı ve inşaatçılık bu yatırımların başında yer alıyordu. Tapınakçılar, büyük şato ve kilise inşaatlarında uzmanlardı. Sahip oldukları topraklarda köyler, kasabalar ve hatta şehirler kurarak paralarını aklıyorlardı. Kurdukları yerleşim yerleri sayesinde yeni nüfuz alanları oluşturup vergi, haraç gibi farklı ve önemli gelir kaynakları elde ediyorlardı.
Bankerlik, emlakçılık ve inşaat işlerinden sonra şövalyelerin en önem verdikleri sektör denizcilikti. O çağda kara yolculukları çok masraflı, zor ve tehlikeliydi. Deniz yolları ise daha rahat, ekonomik ve güvenliydi. Dolayısıyla, Hıristiyanların hakim olduğu merkezler arasında güvenli ve hızlı nakliye yapmak oldukça karlıydı. Bu nedenle, Tapınakçılar nakliye işlerini bu alana kaydırdılar. Başlangıçta Venedikliler, Cenevizliler gibi uzman denizcilerle çalışarak kısa sürede denizciliği öğrenip kendi filolarını kurdular.
Zamanla Tarikat Merkezine Dönüşen Limanlar
Büyük ticari ayrıcalıklar elde ettikleri Marsilya, Tapınakçıların Akdeniz'deki en önemli merkeziydi. Ancak, varlıkları Marsilya'yla sınırlı kalmadı. İskenderiye'den Tripoli'ye, Antakya'dan Sayda'ya kadar, bütün önemli limanlarda tarikatın merkezleri ve ticaret gemileri mevcuttu. 1216-33 yılları arasında büyük bir deniz gücüne ulaşan tarikat, nakliye yollarında üstünlüğü ele geçirirken, denizcilikle uğraşan tüccarların da zor durumda kalmalarına yol açtı. Denizcilik konusunda kazandıkları büyük tecrübe, daha sonraki dönemlerde Tapınakçıların engizisyondan kaçışlarını, Amerika gibi uzak ülkelere ulaşmalarını ve sömürgecilik faaliyetlerinde önemli rol oynamalarını sağlayacaktı.
Tehlikeli gidişatı, Fransa Kralı IV. Philippe'den çok önce fark eden Roma İmparatoru II. Frederick, 1220 yılında, şövalye tarikatlarının serbestçe ve hiçbir sınırlama olmadan toprak almalarını yasakladı. Çünkü, gidişata bakılırsa, bir ülkeyi topyekün ele geçirmeleri ihtimal dahilindeydi. Frederick, zaman içinde, kendi topraklarındaki Tapınakçıların mallarına el koydu ve ayrıcalıklarını kaldırdı. Bu gelişme Tapınakçıların, dolayısıyla da Papa'nın öfkesini üzerine çekti ve 1227'de Papa IX. Gregory, Kral'ı aforoz etti. Böylece tarikat, bir müddet daha faaliyetlerini kesintisiz olarak sürdürme imkanı buldu.
1258 yılında Roma İmparatoru Manfred tahta çıktığında, Tapınakçıların bölgedeki üstadı Canellili Albert, çeşitli rüşvetlerle Kralı ikna ederek kaybettikleri imkanları geri aldı. Bununla birlikte Manfred'in özel koruyuculuğunu da sağladı.
Bu tarihlerde, Tapınakçılar bütün Avrupa'ya yayılmış, devlet içinde yeni bir devlet oluşturmuşlardı. Kendi yönetim birimleri ve sistemleri Avrupa'nın önemli merkezlerinde faaliyet halindeydi. Tarihçi yazar Funk, Tapınakçıların gerçek yüzünü şöyle tasvir etmektedir:
'İsa'nın yoksul askerleri' olma iddiasıyla ortaya çıkmışlardı. Oysa hiçbir şey, gerçeklerden bu kadar uzak olamazdı. Tapınakçılar arasında Avrupa'nın en zengin insanlarını, Paris ve Londra'nın önde gelen bankerlerini görmek mümkündü: Champagne Kontu Hugh, Castilli Blanche, Alphonso de Poitiers, Artoisli Robert, Aragon Kralı I. James ve Napoli Kralı I. Charles'ın maliye bakanları, Fransa Kralı VII. Louis'nin başdanışmanı Tapınakçıydı. (The Trial Of The Knights Templar, Gmelin, Die Tempelherren; Henry D. Funk, "The Builder, 1916)
Tarikat, belirli ülke ve bölgelere daha fazla önem vermiş, buralarda kendi merkezlerini kurmuştu. Bunların başında, Kudüs, Tripoli, Antakya, Fransa, İngiltere, Poitiers, Aragon (İspanya), Portekiz, Apulia (İtalya) ve Macaristan geliyordu. Sadece İngiltere'de, şövalyelere ait 5000 adet mülk tespit edilmişti. Araştırmacı Butler ve Dafoe bu konuya şöyle değinmektedirler:
Sonuç olarak, Tapınakçılar o kadar zengin olmuşlardır ki, faaliyet yürüttükleri krallıklardaki bazı hükümdarlar tamamen onların desteğine bağımlı hale gelmişlerdir. İngiltere'nin birçok kralı, tarikata olan devasa borçlarına karşılık Kraliyet hazinesini Londra'daki Tapınakçı merkezlerine ipotek etmiştir. Bu durum, karar mekanizmalarını etkilemede Tapınakçılara büyük bir güç vermiş, onlar da bu gücü, savaşan hükümdarlar arasında sürekli hakemlik yaparak kullanmışlardır. (6 The Templar Continuum, Alan Butler-Stephen Dafoe, Templar Books 1999, s. 75)
Tapınakçıların ekonomik hakimiyeti bir başka kaynakta da şöyle aktarılmaktadır:
Gerçekte, İngiliz tahtı müzmin bir şekilde Tapınakçılara borçluydu. Kral John ve 1260-1266 yılları arasındaki askeri seferlerde hazinesi tükenen III. Henry, devamlı olarak Tapınakçılardan borç almıştı. (The Financial Relations of the Knights Templars to the English Crown, Ferris, s.10)
Şövalyelerde İş Bölümü
Şehir merkezlerinde politika, ticaret, finans işleriyle uğraşan şövalyeler; şehir dışında, geniş araziler üzerinde kurulan tarikat evlerinde tarım, hayvancılık, madencilik gibi sektörleri yönetmekteydiler. Tapınakçı merkezlerinde 2 ila 4 arasında şövalye bulunur, bu biraderler işlerin kontrolünü ve yönetimini sağlarlardı. Bu sistemi, günümüzdeki çok uluslu şirketlere benzetmek mümkündür. Tapınakçılar, kanun dışı yöntemlerle varlığını devam ettiren dev bir şirket haline gelmiştir. Tarihi kaynaklara göre, o dönemde en az 20 bin şövalye ve şövalye başına 7-8 kişilik kadro faaliyet halindeydi. Bu kadrolar, şövalyelerin kontrolü altında denizcilikten ticarete, tarımdan inşaat sektörüne kadar tarikat mensuplarının işlerini görüyordu. Yani basit bir hesapla, takibata uğradıkları dönemde Tapınakçılar en az 160 bin kişilik bir kadroya sahiptiler. (The Templar Continuum, Alan Butler-Stephen DafoeTemplar Books 1999, s. 76) Bir ağ gibi bütün Avrupa'yı ve Akdeniz kıyılarını kuşatan bu kadro, aynı zamanda dönemin en büyük lojistik gücünü de oluşturuyordu.
Tarikatın böylesi geniş bir alana yayılmış olan mal varlığına tümüyle el koymak ne Fransa Kralı ne de Papa için mümkün olabilmiştir. Kralların servetleriyle yarışan mal varlıkları, (engizisyondan kaçtıkları dönemde) Tapınakçılara ihtiyaçları olan korumayı ve güvenceyi sağlamaya yetmiştir. Daha sonraki dönemlerde ortaya çıkacak olan sömürgecilik, emperyalizm, vahşi kapitalizm, uluslararası organize suç, kara para gibi sömürü sistemlerinin ilk modelleri tarikat tarafından bu dönemlerde icat edildi ve yoğun bir biçimde uygulandı. The Temple and The Lodge (Tapınak ve Loca) adlı kitapta, yazar bu konuya şöyle dikkat çekmiştir:
Hiçbir Ortaçağ kurumu kapitalizmin yükselişine Tapınakçılar kadar katkıda bulunmamıştır. (The Temple and the Lodge, Michael Baigent, Richard Leigh, London: Corgi)
1307 yılında başlayan Tapınakçıların sorgulandığı mahkemeler, II. Frederick'in şüphelerinin ne kadar haklı olduğunu ortaya koymuştur. Yıllar süren takip, tutuklama ve infazlar sonucunda, Kilise her ne kadar resmen ortadan kalktığını iddia etse de tarikat, bütün Avrupa'da isim ve görünüm değişikliğine giderek faaliyetlerine devam etmiştir.
Tapınakçılar Amaçlarına Ulaşamayacaklardır
Tapınakçılar Avrupa'da ilk kapitalist kurumları icat eden örgüttür. Ticaret ve sermayeyi en korkunç suç aleti haline getiren de yine onlardır. Her nasıl olursa olsun "paraya ulaşmak", kurdukları sapkın dinin en temel kuralıdır. Kanun, kural, vicdan ve ahlak tanımayan biraderler, gayrimeşru bütün yöntemleri ticaretin içine sokmuşlardır.
Sömürgecilikten yağmaya, spekülasyondan rüşvete kadar her türlü yöntemi kullanan Tapınakçılar, mafya tipi örgütlenmenin de ilk temellerini atmışlardır. Karşılarındaki en büyük engel olan din ahlakını ortadan kaldırmak için karanlık servetlerini kullanan tarikat üyeleri, para gücü sayesinde taraftar bulmakta da zorlanmamıştır.
12. yüzyıldan beri yürütülen bu faaliyet, günümüzde en ileri düzeye ulaşmıştır. Birçok Batılı ülkede istediklerini elde eden Tapınakçılar, uzun bir süreden beri, henüz ele geçiremedikleri topraklar için teşebbüste bulunmaktadırlar. Hıristiyanlığı parçalarken kullandıkları yöntemler, Müslümanlık karşısında çaresiz kalmıştır. İnsanlığı yalnızca dünyevi bir yaşam biçimine davet eden şeytani telkinlerinin, Allah'ın izniyle, Müslümanların üzerinde de hiçbir etkisi yoktur ve olmayacaktır.
Her dönemde, Kuran ahlakına sahip Müslüman önderler, bu tarikatın sinsi oyunlarını bozmuş, planlarını ortaya çıkarmış ve bu yapılanma ile fikri mücadele içinde olmuşlardır. Günümüzde de bu fikri mücadele devam etmekte, dinine bağlı, vatanını seven samimi insanlar, Tapınakçı-masonların oyunlarını her defasında bozmaktadırlar. Bundan sonra da, Allah'ın izniyle, sinsi düşmanlara hiçbir geçit vermemekte kararlıdırlar ve bu fikri mücadelede başarıya ulaşacaklardır.
Bu başarı asırlardır "kötülüğü düzenleyip örgütleyen"lerinki gibi bozgunculukla değil; hoşgörüyle, ılımlılıkla, sevgiyle, adaletle, merhametle ve barışla elde edilecektir. Kuran ahlakını temel alan bu fikri mücadele, hayatları boyunca din ahlakına uygun olmayan bir dünya düzeni kurmak için çaba sarf eden masonların ve Tapınakçıların da vicdanlarını harekete geçirecek ve bu batıl yapılanma ortadan kalkacaktır. Geçmişine bağlı, geleceğe güvenle bakan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı'dan miras aldığı yönetim anlayışını sürdürmeye ve tüm dünyaya namzet olacak bir İslam Birliği'nin liderliğini üstlenmeye taliptir. Yüce Allah, din ahlakına karşı olan batıl fikirlerle yapılacak mücadelenin sonucunu Enbiya Suresi'nde bizlere şöyle müjdelemiştir:
Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir... (Enbiya Suresi, 18)
Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 05. sayı (Kasım 2004) 26. sayfada yayınlanmıştır.
Bu eser 3.175 kez incelendi.
|
 |
|