 |
"Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır." (Hucurat Suresi, 13)
İnsanların din ahlakından uzaklaşmaları, onları sonsuz cehennem azabına yaklaştırmakla birlikte, her devirde insan ilişkilerinde büyük bir dejenerasyonun yaşanmasına sebep olmuştur. İnsanların birçoğunun dünya hayatına sıkı sıkıya bağlı olmalarından dolayı, değer verdikleri unsurlar da dünya hayatının geçici süsleriyle sınırlıdır. Bu nedenle birbirlerini tevazu, akıl, merhamet, şefkat, fedakarlık, cömertlik, kararlılık gibi Kuran ahlakının kazandırdığı üstün özellikler yerine, zenginlik, şöhret, güzellik gibi geçici kriterlere gore değerlendirir hale gelirler.
Bazı toplumlarda hakim olan çarpık ahlak anlayışının nedeni Kuran ahlakının yaşanmamasıdır. İnsanın ruhundaki bencil tutku ve hırsların bir ürünü olan bu ahlak anlayışı, bazı insanların değersiz ve geçici olan dünya hayatının maddi kıstaslarına göre yaşamalarına neden olur. Bu anlayış, yazılı kuralları olmayan ancak insan ilişkilerinden tavır ve tutumlara kadar insanların tüm yaşamlarına hakim olan karanlık bir din gibidir. Bu karanlık dinin yazılı olmayan kurallarından biri de zengin ve fakir arasında yapılan ayrımdır.
Zengin–Fakir Ayrımı
Din ahlakından uzak olan birinin en önemli özelliklerinden biri, insanları değerlendirme şeklidir. Bu yanlış anlayışa göre insanlar zengin ve fakir olarak ikiye ayrılırlar. Her iki gruba da yöneltilen farklı bir bakış açısı ve dolayısıyla da farklı davranış şekilleri bulunur. Zengin ve fakir insanlara karşı gösterilen tavır farklılığı, tüm mimiklere, ses tonuna ve hatta bakış şekline kadar dünyanın hemen hemen her yerinde aynıdır. Bu tavır farklılıklarından bazıları şöyledir:
Ses Tonu
Kuran ahlakına uygun yaşamayan insanlar, kendilerinden daha zengin ve itibarlı kişilere karşı genellikle ince ve yumuşak bir ses tonu kullanır ve mümkün olduğunca kibarlaşarak konuşurlar. Fakir bir insana karşı ise ses tonu doğallaşır, kişinin gerçek sesi neyse bu ortaya çıkar. Hatta konuşma zaman zaman sertleşir, kabalaşır, kibarlaşma ihtiyacı hissedilmez. Genellikle bir iş yerinde genel müdüre kullanılan ses tonu ve üslupla iş yerinin çaycısına kullanılan üslup arasındaki farklılık bu konuya açık bir örnektir. Bazı çalışanlar genel müdürden menfaat elde etme ihtimali olduğu için ona değer verdiklerini hissettirmek amacıyla mümkün olduğunca nezaketli, alçak gönüllü ve saygılı bir ses tonu ve üslup kullanırlar. Ancak örneğin çay servisi yapan bir çaycıdan bir çıkar beklentileri olmadığı için konuşurken ona değer vermeyen bir üslubu tercih ederler.
Hareketler
Bir ortama zengin bir kişi geldiğinde hareketler aceleci ve itinalı olur. Herşeyin zengin kişinin istediği gibi olması, her arzusunun yerine getirilmesi ve hoşuna gitmeyecek bir durum oluşmaması için herkes telaşa düşer. Fakir bir insan geldiğinde ise genellikle kimse onun varlığını umursamaz. Son derece sakin, yavaş ve ilgisiz hareket edilir. Zengin olan biri içeri girdiğinde ayağa kalkılır, üstbaş düzeltilir, oturuşa çeki düzen verilir. Fakir olan birine karşı ise ayağa kalkılmaz. Hatta onun bulunduğu tarafa dahi bakılmaz ve oturuşta herhangi bir değişiklik yapılmaz.
Konuşmalar
Bu anlayışa göre zengin kimselere genellikle "siz" diye hitap edilir. Fakir bir kişiyle ise "sen" diye konuşulur. Örneğin bir bakkal alışverişe gelen zengin bir müşteriyi mutlaka saygılı bir cümleyle karşılar. Ancak eğer içeri giren müşterinin fakir olduğunu anlarsa daha farklı bir üslup kullanır. Bu bir dilenci ise üslup aşağılamaya kadar varabilir.
Saygı Anlayışı
Varlıklı kimselere saygı gösterme konusunda, diğer insanlar tarafından çok büyük bir titizlik gösterilir. Zengin kişinin yaşı küçük bile olsa ona bir büyükmüş gibi saygı duyulur. Hatta çoğu zaman yaşca küçük olan insanların bile eli öpülür, kalkılıp yer verilir. Fakir olana ise genelde yaşca büyük olsa dahi çocuk gibi davranılır veya saygılı bir üslup kullanılmaz.
Maddi Güç Bu Anlayışta En Önemli Kriterdir
Bu mantığa göre, bir insana saygı ve ilgi göstermek için o kişinin belirli bir maddi güce sahip olması şarttır. Servet miktarı arttıkça çevresindeki insanların o kişiye karşı duyduğu hayranlık da o derece artar. Örneğin bir lokantaya gittiğinizde zenginliğiyle tanınan bir müşteriye karşı büyük bir ikram ve ilgi olduğunu görürsünüz. Hatta eğer ülkenin sayılı zenginlerinden biriyse büyük ihtimalle kendisinden para bile alınmaz. Onun bu lokantaya gelmesi şeref olarak kabul edilir ve genellikle ücret ödemesi talep edilmez. Halbuki yoksul bir müşterinin hesabı ödeyecek kadar parası çıkmasa, bu büyük bir olay olur. Parası yetmediği için azarlanır, aşağılanır ve oradan kovulur. Zengin olandan para talep edilmezken, fakir olanın bu hesabı son kuruşuna kadar ödemesi istenir.
Bu iki insan arasındaki tek fark zenginliktir. Bu nedenle burada gösterilen saygı ve ilgi aslında zengin olan kişinin kişiliğine ve ahlakına değil, sadece parasınadır. Oysa Allah, kullarına böyle bir ahlakı yaşamalarını yasaklamıştır. Kuran'da insanlara asil, mütevazı, güvenilir, şefkatli, fedakar, olgun ve içli olmaları emredilir. Bir ayette insanın ahlakındaki inceliklere dikkat çekilerek şöyle buyrulur:
"İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Lokman Suresi, 18)
Kuran'da Karun Örneği
Hz. Musa'nın elçi olarak gönderildiği, Firavun döneminde Mısır'da yaşayan Karun, zenginlik kavramı konusunda bazı insanların sahip oldukları yanılgıya Kuran'da verilen hikmetli örneklerden biridir. Ayetlerde bildirildiği üzere Karun, Allah'ın rahmetiyle çok büyük bir hazinenin de sahibi olan zengin biridir. Karun'un, Firavun'un yanında edindiği konum ve zenginlik, onu kendi kavmine karşı azgın ve küstah yapmıştır. Hz. Musa'yı inkar ettiği gibi, İsrailoğulları'na gösteriş yaparak onları dünya hayatına özendirmeye çalışmıştır. Allah Karun'un kibirini ve İsrailoğulları içindeki imanı zayıf kimselerin ona özenişini Kuran'da şöyle bildirmektedir:
"Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir" dediler." (Kasas Suresi, 79)
İsrailoğulları içindeki müminler ise, Karun'a özenmemişler, gerçekte onun acınacak bir cehalet içinde olduğunu anlamış ve ona öğüt vermişlerdir. Öğütleri ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
...Hani kavmi ona (Karun'a) demişti ki: "Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez." "Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (Kasas Suresi, 76-77)
Karun dönemindeki mümin kişiler, Karun'a özenen İsrailoğullarına da öğüt vermiş ve onları imanın şerefiyle düşünmeleri ve hareket etmeleri, dünyanın geçici süsüne değil Allah'ın rızasına talip olmaları için uyarmışlardır. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
"...Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir" dediler. Kendilerine ilim verilenler ise: "Yazıklar olsun size, Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz" dediler." (Kasas Suresi, 79-80)
Kuşkusuz Karun'un büyüklenmesi kendisine yarar değil zarar getirmiştir. Allah'a başkaldırıp nankörlük ettiği, sahip olduklarını kendinden bilerek büyük bir kibir içinde azgınlık yaptığı için kendi kendini azaba sürüklemiş, Allah'ın huzurunda yapayalnız ve aciz bir kul olduğunu anlamıştır. Çünkü Allah, Karun'un kibirlenmesine ve cahillerin de ona özenmesine neden olan malı ve mülkü helak etmiştir:
"Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi." (Kasas Suresi, 81)
Bu helakla birlikte Karun, çevresindekiler ve aynı zamanda kendinden sonra gelenler için bir ibret ve düşünme konusu haline gelmiştir. Bir gün önce ona özenenler, hırsla istedikleri şeyin aslında geçici ve değersiz olduğunun farkına varmışlardır. Büyüklenenler sonunda kurtuluşa eremeyeceklerini görmüş ve Allah'a mutlaka hesap vereceklerini anlamışlardır. Bu kişilerin Allah'ın karşısında düştükleri acizlik ayette şöyle bildirilmektedir:
"Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: "Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkâr edenler felah bulamaz" demeye başladılar." (Kasas Suresi, 82)
İslam Ahlakında İnsan Ayrımı Yoktur
Karun örneğinde de görüldüğü üzere, dünyanın geçici süsüne ve bu süse sahip olan insanlara imrenmek yanlış bir tavırdır. Asıl imrenilecek insanlar, Allah yolunda sıkıntılara göğüs geren, mallarını ve canlarını O'nun yolunda kullanıp harcayan, malca değil iman, akıl ve takva yönünden önde olan insanlardır.
İslam ahlakında insanlar sadece takvalarına göre değerlendirilir. Allah'ın sınırlarını titizlikle koruyan yoksul bir insan, zengin ama Allah'ın emirlerine karşı gelen bir insandan takvaca kat kat daha üstündür. Bu nedenle İslam ahlakında insan ayrımı kesinlikle yoktur. Zenginliğin, itibarın, gücün değil güzel ahlakın geçerli olduğu bir anlayış vardır. Allah bir Kuran ayetinde şöyle buyurur:
"Bizim Katımızda sizi (Bize) yaklaştıracak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükafaat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler." (Sebe Suresi, 37)
Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 13. sayı (Temmuz 2005) 44. sayfada yayınlanmıştır.
Bu eser 770 kez incelendi.
|
 |
|