 |
De ki: “Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim... (Al-i İmran Suresi, 64)
Dünyanın barışa, dostluğa ve kardeşliğe belki de en çok ihtiyaç duyduğu dönemlerden birini yaşamaktayız. 20. yüzyıla damgasını vuran çatışmalar ve gerilimler, yeni yüzyılda da devam ediyor. Dünyanın dört bir yanında masum insanlar bu çatışma ve gerilimlerden dolayı acı çekiyor. Tüm bunların ortadan kaldırılması ise, gerçek din ahlakının yaşanmasıyla mümkün…
Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi alemi arasında saygı ve anlayışa dayalı dostluğun kurulması ve bazı radikallerin vermeye çalıştığı zararın giderilmesi, itidalli, barışsever, medeni ve samimi dindar insanların ittifakı ile sağlanacaktır. Böylece savaşı ve çatışmayı tek çözüm gibi sunan, güvenliğin ancak şiddet kullanımı ve güç gösterisiyle sağlanacağı yanılgısına kapılmış olanların telkinleri etkisizleştirilecek, daha çok kan ve gözyaşı akmasına ve daha çok maddi kayba neden olacak girişimler engellenecektir.
Müslümanların Anlayış ve Sevgisi
Başta Peygamber Efendimiz (sav)’in dönemi olmak üzere, tarih boyunca İslam toplumları, gayrimüslimlere karşı iyilik ve hoşgörünün merkezi olmuşlardır. Geçtiğimiz 1400 yılın tarihi, diğer ülkelerde zulüm gören Hıristiyanların ve Yahudilerin, Müslümanların korumasına ve merhametine sığınmalarının örnekleri ile doludur. Bu gerçekleri göz önünde bulundurarak, barışa en çok ihtiyaç duyulan bu dönemde Müslümanların, Kuran’da emredilen ahlakı ve Hz. Muhammed (sav)’in hayatını temel alarak tüm dünyaya örnek bir model geliştirmeleri gerekmektedir.
Radikalizm olarak tanımlanan üslup, Allah’ın müminlere emrettiği üslupla hiçbir şekilde uyuşmaz. Allah Kuran’da müminleri tarif ederken; yumuşak sözlü, kavga ve çatışmadan kaçınan, en aleyhte gözüken insanlara karşı dahi ılımlı ve dostça yaklaşan, tevazulu, sabırlı, merhametli, sevecen bir karakter tarif etmektedir. Kuran ayetlerine bakıldığında, ılımlı, yumuşak, hoşgörülü bir üslubun tüm peygamberlerin ortak özelliği olduğu görülmektedir. Allah Hz. İbrahim’i “... doğrusu İbrahim, çok içli, yumuşak huyluydu” (Tevbe Suresi, 114) şeklinde tarif etmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in ahlakını tarif eden bir ayet ise şöyledir:
Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi... (Ali İmran Suresi, 159)
Müslümanlar, sadece din ahlakını anlatmakla sorumlu olduklarına, insanların üzerinde hiçbir şekilde zorba ve zorlayıcı olmadıklarına, iman etmeyenler arasında en zalim kişilere karşı bile “yumuşak söz” söylemekle sorumlu tutulduklarına göre, “radikal” de olamazlar. Çünkü radikalizm, saydığımız tüm bu özelliklerin aksini savunmakta ve uygulamaktadır.
Radikalizm, İslam dışı bir fikir akımı ve siyasi tutumdur. Nitekim “radikalizm” olarak tarif edilen sosyal olgular incelendiğinde, bunların aslında komünistler tarafından kullanılan yöntem ve üslubun bir derlemesi olduğu veya gerçekte İslam’da hiç bir yeri olmayan “öfkeli soy koruyuculuğu”nun (Fetih Suresi, 26) bir ifadesi olarak ortaya çıktığı görülecektir.
Bu ideolojilerin ortak yönlerinden biri olan ve radikalizme zemin hazırlayan duygusal şiddet, Allah’ın Kuran’da bildirdiği emirlere tamamen aykırıdır. Kuran’da Müslümanlar öfkelendikleri zaman bunu yenen, akılcı, itidalli ve ılımlı insanlar olarak tarif edilmektedir. Her zaman uzlaşmayı, çatışmaları karşılıklı hoşgörü çerçevesinde çözüme kavuşturmayı ve olayların olumlu yönlerini görmeyi tercih ederler. Karşılaştıkları her olayda, barışcıl ve sakinleştirici bir tavır gösterirler. Bir ayette Müslümanların bu özellikleri şöyle bildirilir:
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlardan bağışlama ile geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)
Müslümanlar kendileriyle aynı düşünce ve inanca sahip olmayan kişilerle konuşurken ve onlara İslam ahlakını anlatırken de son derece nezaketli ve saygılı bir üslup kullanmalıdırlar. Amaçları hiçbir zaman karşılarındaki insanı zorlamak değildir. Müslümanların sorumluluğu Allah’ın Kuran’da bildirdiği ahlakı en güzel şekliyle insanlara anlatmak ve seçimi karşılarındaki insanın vicdanına bırakmaktır. Allah, aşağıdaki ayette, bir Müslümanın diğer insanlara karşı kullanacağı üslubun nasıl olması gerektiğini açıkça bildirmektedir:
Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir. (Nahl Suresi, 125)
Dolayısıyla tüm Müslümanların, Kuran ahlakının ruhuna ve özüne aykırı olan her türlü sert, öfkeli, çatışmacı üsluptan tamamen uzak durması, bunun yerine Allah’ın Kuran’da bildirdiği ılımlı, hoşgörülü, sakin ve akılcı üslubu özümsemesi gerekir. Müslümanlar; olgunlukları, hoşgörüleri, insancıllıkları, itidal, tevazu ve sükunetleri ile tüm dünyaya örnek olmalı, insanları kendilerine ve dolayısıyla İslam ahlakına hayran bırakmalıdırlar. Sadece bu alanlarda değil, bilim, kültür, sanat, estetik ve toplumsal düzen gibi alanlarda da büyük atılımlar ve güzel eserlerle hem İslam’ı en güzel şekliyle yaşamalı hem de dünyaya temsil etmelidirler.
Gerçek Hıristiyanlık Yumuşak Huylu Olmayı Gerektirir
İncil’de yer alan açıklamalar incelendiğinde gerçek Hıristiyanlık öğretilerinin sevgi ve barışı emrettiği, hoşgörüyü ve anlayışı esas aldığı görülecektir. İncil’de yer alan hükümler dindar Hıristiyanların tüm insanlara iyilik yapmalarını, düşmanlarını bile sevmelerini, kendilerinden nefret edenlere dahi iyilik yapmalarını gerektirmektedir. Konuyla ilgili bazı İncil pasajları şu şekildedir:
Kötülüğe kötülükle, sövgüye sövgüyle değil, tersine kutsamayla karşılık verin. Çünkü kutsanmayı miras almak üzere çağrıldınız. (Petrus’un Birinci Mektubu Bap 3, 9)
Ama beni dinleyen sizlere şunu söylüyorum: Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet edenler için iyilik dileyin, size hakaret edenler için dua edin. Bir yanağınıza tokat atana öbür yanağınızı da çevirin. Abanızı alandan mintanınızı da esirgemeyin. (Luka, Bap 6, 27-29)
Dünya barışı için, samimi olarak iman eden Hıristiyanların, Hz. İsa’nın kendilerine, “Ne mutlu sulh edicilere” (Matta 5/9) sözleri ile yeryüzünde barış elçileri olmalarını emrettiğini hatırlarında tutmaları önemlidir. Böylece toplumlar arasında anlayışa ve saygıya dayalı bir ilişki kurulmasını engellemeyi amaçlayan açıklamalar ve yaklaşımların tümü fikren etkisizleştirilebilir. Bu nedenle Hıristiyanların, barış ve sevgiyi savunan Hıristiyan öğretilerine dayanan bir tavır sergilemeleri çok önemlidir. Bu yönde yapılacak girişimler, bilgi sahibi olmayan kitlelerin, yanlış bilgilendirmelerin etkisi altına girmesini engelleyecektir. Unutulmamalıdır ki, yeryüzünde barışın ve sevginin hakim olmasındaki en büyük engellerden biri cehalettir. Bu cehaletin neden olabileceği tehlikeleri ortadan kaldırmak ise, Hıristiyan ahlakının bir gereğidir. Hıristiyanların bu sorumluluğu İncil’de şöyle ifade edilmektedir:
Fakat Allah’ın kulları gibi iyilik işleyerek, akılsız adamların cehaletini susturun. Bütün insanlara hürmet edin. Kardeşliği sevin. Allah’tan korkun... (Petrus’un Birinci Mektubu, Bap 2, 15-17)
İçinde bulunulan mevcut koşullar, vicdan sahibi tüm Hıristiyanların bu sorumluluğu tam olarak üstlenmeleri gerektiğini göstermektedir. Samimi olarak iman edenlerin ittifakı ile yeryüzündeki çatışmaları, anlaşmazlıkları, sorunları ortadan kaldırabilecekken, gerekli adımları atmaktan çekinmek son derece yanlıştır. Böylece dünyanın bazı bölgelerinde zaman zaman tırmandırılmaya çalışılan gerilim, sağduyu sahibi Hıristiyanların, Müslümanların ve elbette Yahudilerin gayretiyle engellenebilir. Ön yargıların ortadan kaldırılıp inananlar arasında ittifak sağlanması, dindar insanların dünya barışının tesis edilmesinde öncü rol oynamalarına aracı olacak, böylece hem Hıristiyanlar hem Yahudiler hem de Müslümanlar, Allah’ın bizlere emrettiği ahlakın gereği olarak, yeryüzüne barış ve esenlik getireceklerdir.
Eski Ahit’te Yahudilere, Yeryüzünde Barışı Sağlamaları Bildirilmiştir
Yeryüzünde barışın tesis edilmesi için Yahudilerin de, Rabbimiz’in Kuran’da bildirmiş olduğu öğütlere uymaları ve tüm Yahudileri Allah’ın emrettiği güzel ahlaka davet etmeleri büyük önem taşımaktadır.
Allah Hıristiyanlara ve Müslümanlara olduğu gibi Yahudilere de adaleti, dürüstlüğü, mazlumun hakkını korumayı, barışı ve sevgiyi emretmiştir. Bu nedenle kadınların, çocukların ve yaşlıların katledilmelerine yönelik bir tavır Kuran ahlakına kesin olarak aykırıdır. Allah Kuran’da, İsrailoğulları’nın güzel ahlak göstermek ve yeryüzünde kargaşa çıkarmamak için verdikleri sözü şöyle bildirmiştir:
Hani İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilikle davranın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekatı verin” diye misak almıştık. Sonra siz, pek azınız hariç, döndünüz ve (hala) yüz çeviriyorsunuz. Hani sizden “Birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın” diye misak almıştık. Sonra sizler bunu onaylamıştınız, hala (buna) şahitlik ediyorsunuz. (Bakara Suresi, 83-84)
Ayrıca unutmamak gerekir ki radikal Yahudilerin söz konusu fanatizmi, yine Tevrat’ta yer alan diğer açıklamalarla da çelişmektedir. “Kan dökenlerin telkinlerini dinlememek” ve “kötülük görmeye dayanamamak” Tevrat’ta Yahudilere bildirilen hükümlerdir. (İşaya, Bap 33, 15) Bu kişiler, Tevrat’ta şiddetin ve zulmün kınandığına dair açıklamaların hepsini göz ardı ederek, kin ve öfkeye dayalı bir inanış oluşturmuşlardır ve bu yolla dünya hakimiyetine ulaşacaklarını sanmaktadırlar. Oysa şiddet ve saldırganlık içeren, huzuru ve düzeni bozan hiçbir ideolojinin başarıya ulaşması mümkün değildir. Şiddet, her zaman için yalnızca yıkım getirir. Bu yıkımın önlenmesinde radikallerin çarpıtma ve yanılgılarının deşifre edilmesi, daha fazla insanı etkileri altına almalarını engelleyecek ve hatta kendilerinin de doğruyu görmelerine aracı olabilecektir.
Bu nedenle samimi olarak Allah’a iman eden Yahudilerin, şiddet yanlısı, radikal Yahudileri de bu tehlikeden koruyabilmek için, kitaplarında yer alan hak hükümlere uymaları ve barışın savunucuları olmaları gerekmektedir. Tevrat’ta barışın, sevginin, merhametin ve güzel ahlakın övüldüğü açıklamalardan bazıları şu şekildedir:
Ey adam, iyi olanı sana bildirdi; ve hak olanı yapmak ve merhameti sevmek ve Allah’la alçakgönüllü olarak yürümekten başka Rab senden ne ister? (Mika, Bap 6, 8)
Hükümde haksızlık etmeyeceksiniz; fakirin hatırını saymayacaksın ve kudretlinin hatırına itibar etmeyeceksin; ve komşuna adaletle hükmedeceksin. Kavminin arasında çekiştiricilik edip gezmeyeceksin; komşunun kanına karşı ayağa kalkmayacaksın... Öç almayacaksın ve kavminin oğullarına kin tutmayacaksın ve komşunu kendin gibi seveceksin... (Levililer, Bap 19, 15-18)
Katletmeyeceksin. Zina etmeyeceksin. Çalmayacaksın. Komşuna karşı yalan şehadet etmeyeceksin. Komşunun evine tamah etmeyeceksin... (Çıkış, Bap 20, 13-17)
Günümüzde gerek barış yanlısı İsrail vatandaşlarının, gerekse dünyanın diğer ülkelerinde yaşayan Yahudilerin önemli bir kısmının radikalizme karşı çıkmaları, İsrail’in devlet terörünü şiddetle eleştirmeleri çok önemli bir gelişmedir. Samimi olarak iman eden Yahudilerin, “katletmemenin”, “hükümde haksızlık etmemenin”, “öç almamanın”, “kan dökmemenin” Tevrat’ta yer alan emirler olduğunu göz önünde bulundurarak, Yahudilik adına sürdürülen fanatizme karşı yürütülecek kültürel ve fikri mücadelenin ön saflarında yer almaları, bu konuda vicdan sahibi Hıristiyan ve Müslümanlarla ittifak etmeleri şarttır. Böylelikle yarım yüzyılı aşkın bir zamandır süregelen Filistin sorununun kalıcı ve adil bir çözüme kavuşturulması da sağlanabilecektir. Ancak o zaman Yahudilerin ve Müslümanların -ve elbette Hıristiyanların- bölgede huzur içinde birarada yaşayabilecekleri bir ortam oluşturulacaktır. Filistin ve İsrail topraklarına huzuru, sevgiyi, hoşgörüyü, anlayışı emreden gerçek din ahlakının yaşanması ile gelecektir.
Sonuç
İnançlı, samimi, vicdanlı ve sağduyulu Hıristiyanlara, Yahudilere ve Müslümanlara düşen görev, kötülüklere ve kötülere karşı yardımlaşmak, ortak bir fikri mücadele yürütmek, birlik ve beraberlik içinde çalışmaktır. Bu birlik; sevgi, saygı, hoşgörü, anlayış, uyum ve iş birliği prensipleri temel alınarak bina edilmelidir. İçinde bulunulan durumun ne kadar acil olduğu göz önünde bulundurulmalı; çekişme, tartışma ve ayrılığa yol açacak unsurlardan şiddetle kaçınılmalıdır.
Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)
Kuran-ı Kerim’e ve Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetine, Yahudiliğin temel kitabı olan Eski Ahit’e ve Hıristiyanlığın temeli olan Yeni Ahit’e baktığımızda karşılıklı ilişkilerde en güzel söz ve davranışların tavsiye edildiğini görürüz. Hıristiyanların diğer insanlara karşı benimsemeleri gereken davranış biçimi İncil’de şöyle anlatılır:
... Birbiriniz ve tüm insanlar için her zaman iyiliği amaç edinin. (Selaniklilere I. Mektup, Bap 5, 15)
Kimseyi kötülemesinler. Kavgacı değil, uysal olsunlar. Tüm insanlara her zaman yumuşak davransınlar. (Titos’a Mektup, Bap 3, 2)
Tevrat’ta ise, Yahudilerin insanlara iyilikle davranmaları gerektiği şu şekilde ifade edilir:
Kötülüğü değil, iyiliği arayın ki yaşayasınız, ve böylece Rab, orduların Allah’ı, dediğiniz gibi sizinle beraber olur. Kötülükten nefret edin ve iyiliği sevin ve kapıda hakkı pekiştirin... (Amos, Bap 5, 14-15)
Kuran’da ise Rabbimiz, pek çok ayetinde güzel ahlakın, iyiliğin, kötülüğe iyilikle karşılık vermenin önemini bildirmiş, Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı da, Müslümanların iyi niyet ve hoşgörü ile yaklaşmalarını buyurmuştur.
Ehl-i Kitap, (bazı inanç ve uygulamalarında zaman içinde tahrifatlar oluşmasına rağmen) temeli Allah’ın vahyine dayanan ahlaki kıstaslara, haram ve helal kavramlarına sahiptir. Bunun için Kitap Ehli’nden kimselerin pişirdiği bir yemek, Müslümanlar için helal kılınmıştır. Aynı şekilde Müslüman erkeklere Kitap Ehli’nden kadınlarla evlenme izni verilmiştir. Bu konuyla ilgili ayette Allah şöyle buyurur:
Bugün size temiz olan şeyler helal kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin de yemeğiniz onlara helaldir. Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı.) Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O ahirette hüsrana uğrayanlardandır. (Maide Suresi, 5)
Bu hükümler, Müslümanlar ile Ehl-i Kitap arasında nikah sonucu akrabalık bağlarının kurulabileceğini, iki tarafın birbirlerinin yemek davetlerine icabet edebileceklerini gösterir ki, bunlar sıcak insani ilişkiler ve huzurlu bir ortak yaşam kurulmasını sağlayacak esaslardır. Kuran’da bu ılımlı ve hoşgörülü bakış açısı tavsiye edilirken, Müslümanların aksi bir fikirde olmaları düşünülemez.
Müslümanların bu esaslar üzerinde Hıristiyanlara ve Yahudilere saygı ve nezaket ile yaklaşmaları ve onlara Kuran’da buyrulan “ortak bir kelimede birleşme” çağrısını en güzel şekilde iletmeleri gerekir. Rabbimiz’in Kuran’da bildirdiği bu çağrı şu şekildedir:
De ki: “Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim... (Al-i İmran Suresi, 64)
Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 07. sayı (Şubat 2005) 14. sayfada yayınlanmıştır.
Bu eser 1.298 kez incelendi.
|
 |
|